Milyonluk İllüzyon ve Hakikate Uyanış
Çağdaş dünyanın insana kurduğu en kusursuz tuzak, prangalarını ona altından birer apolet ve kariyer hedefi gibi sunmasıdır. Türkiye’de her yıl milyonlarca gencin ve ailenin içinden geçtiği “üniversite tercih maratonu”, dışarıdan bakıldığında rasyonel bir gelecek planlaması gibi görünür. Oysa “yeter ki bir yeri kazan, puanın boşa gitmesin” ezberiyle atılan adımlar, sadece milyon liralık devasa bir finansal enkaz yaratmakla kalmaz; insanın en enerjik, en parlak 35.000 saatini çalarak onu varoluşsal bir boşluğun tam ortasına fırlatır. Kendi fıtratına aykırı amfilerde heba olan gençlik, sadece “yanlış hesaplanmış bir fırsat maliyeti” değil, ontolojik bir israftır.
Ancak meseleyi salt finansal bir kayıp veya pedagojik bir “rehberlik hatası” ekseninde okumak, tablonun en karanlık yüzünü ıskalamaktır. Zira yanlış tercihler ve boşa geçen yıllar, sistemin bir hatası değil; bizatihi kusursuz işleyen doğasıdır.
Modernitenin Bekleme Salonları ve “Oyalama” Cihazı
Sosyolojik bir neşterle derine indiğimizde karşımıza çıkan gerçek sarsıcıdır: Modern ulus-devlet mekanizmaları ve kapitalist sistem, sanıldığının aksine kendi potansiyelini keşfetmiş, sorgulayan “akıllı” kitleler istemez. Sistemin asıl ihtiyacı olan; her şartta güdülebilecek, enerjisi alınmış ve “güvenli meşguliyetlerle” uyuşturulmuş yığınlardır.
Bu bağlamda günümüzdeki üniversiteler, ardı arkası kesilmeyen yüksek lisanslar ve akademik unvan arayışları, bireyi özgürleştiren aydınlanma yuvaları olmaktan çıkmış; devasa bir “oyalama ve meşgul etme” aparatına dönüşmüştür. Birey, sistemin dehlizlerinde atıl bırakıldığını fark etmez; çünkü eline “unvan” denilen parlak oyuncaklar verilmiştir. En acıklı yenilgi, insanın sistem tarafından eylemsizliğe itilişinin rövanşını, “yarım kalan doktorasını tamamlayarak” yani yepyeni bir ataletle aldığını sanmasıdır. İnsanlar, prestij kazandıklarını zannederken aslında sadece kendilerine biçilen “tebaa” rolünü kusursuzca oynamaktadırlar. İsmet Özel’in Amentü şiirinde “Cumhuriyetin bir kuludur” diyerek işaret ettiği o itaate programlanmış modern insan; diplomaların, reklamların ve “fly Pan-Am / drink Coca-Cola” dayatmalarının arasında kendi hakikatine amansızca yabancılaşmış insandır.
Makineyi Çatlatan Güç: Yapay Zekâ ve İlahi İroni
Peki, bu yenilmez gibi görünen devasa oyalama makinesinin karşısında insanlık ebedi bir kış uykusuna mı mahkûmdur? Makamların, unvanların ve bürokrasinin kuşatması altındayken geriye sadece eylemsizlik mi kalır?
İşte tam bu noktada, sistemin hantal duvarlarında öngörülemez bir çatlak beliriyor. Yıllarca insanları ezberci eğitimle, bürokratik ataletle, veri hammallığıyla oyalayan bu yapı, bugün hiç beklemediği bir yerden, “Yapay Zekâ”nın yıkıcı gücüyle yüzleşiyor. Belki de yapay zekâ, salt teknolojik bir sıçrama değil; sistemin insanları hapsettiği denklemleri bozacak İlahi bir İradenin tecellisidir. Sistem, kitleleri oyalayacak “sahte işler” ve akademik meşguliyetler üretemediğinde, insan nihayet o korktuğu sessizlikle ve çıplak varoluşuyla yüzleşmek zorunda kalacaktır.
Sisteme İnat “Yolda” Kalmak
Devasa sistem duvarlarının ve illüzyonların farkında olmak, hakikat yolcusunu nihilist bir karamsarlığa değil, daha derin bir şuurla eyleme sevk etmelidir. İçimizde bizi durmaksızın çabalamaya iten o tanımlanamayan güç, ruhun sistemik uyuşukluğa karşı ontolojik direncidir.
Anadolu irfanının “Biz zaferle değil, seferle mükellefiz” düsturu burada parlar. Sistemin bizi tüketmesini beklemeden, “devler gibi eserler bırakabilmek için karıncalar gibi çalışmak”, eylemin kendisini kutsal kılar. Nihai bir dünyevi zafer, alkış veya itibar için değil; salt doğru bilinen istikamette, kimseyle kıyas içine girmeden “seferde” kalabilmek, moderniteye karşı verilebilecek en soylu başkaldırıdır.
Sakalığın Sırrı ve Tütmesi Gereken Ocak
Nihayetinde, çöpe giden milyon liranın ve heba edilen yılların acısıyla başlayan bu rasyonel sorgulama, Türk şiirinin sarsılmaz sesi İsmet Özel’in Münacaat‘ındaki dizelerde asıl kalbini bulur. Gençliğini, sistemin “yatık raksında”, amfilerin soğuk duvarlarında tüketen insan, gün gelir o büyük yabancılaşmanın içinden kanayarak uyanır.
Bireyin nihai ihtiyacı; bir diploma, yaldızlı bir etiket veya devletin güvenli bir bekleme odası değildir. İnsan, kendi fıtratının haritasını görmek, yaratılış gayesini bilmek ister ve o sarsıcı varoluş çığlığını atar:
“Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?”
İşte “üniversite tercihini doğru yapmak” veya gencin “bilişsel röntgenini çekmek”; onun modern kapitalizmin hangi şirketinde “güvenli bir dişli” olacağını seçmesi değildir. Gencin, “hangi suyun sakası” olduğunu bulmasıdır. Fıtratına uygun ocağı tüttürebilmesidir. Rasyonel zekâyla başlayan kriz önleme adımı, aslında insanın makineleşmeye karşı ruhunu korumasıdır.
Çünkü insan; ne test çözmeye programlanmış bir algoritmaya, ne güdülecek bir tebaaya, ne de sistemin onu ehlileştirdiği sahte meşguliyetlere indirgenebilir. İnsan, su, ateş, toprak ve rüzgârdan süzülüp gelen; kendi tehlikesinin peşinden gidip ocağını bulduğunda varoluşun sırrını çözen özdür.
Sistemin sahte meşguliyetlerini elinin tersiyle itip kendi hakikatinin suyunu omuzlamaya talip olanlar, ancak o büyük idrake varabilirler:
“Varoldum kayrasıyla Varedenin
Eşref-i mahlûkat nedir bildim.”
Modernitenin Oyalama Çarkı: Ontolojik Kaçış
İçinde bulunduğumuz çağ, insanın kendi ontolojik gerçekliğinden kaçması için kusursuzca tasarlanmış devasa bir oyalama çarkıdır. Modern insan, durup “Ben neden varım?”, “Bu gürültünün ardındaki anlam ne?” sorularıyla yüzleşmenin yaratacağı o ürkütücü boşluktan, yani o nihilist uçurumdan korktuğu için sürekli bir eylem halindedir. Ancak bu bitmek bilmeyen eylemlilik hali bir varoluş inşası değil; tam aksine derin bir unutuş, anlık hazlarla uyuşma ve hakikatten kaçış durumudur. Çark döndükçe insan yorulur ama asla bir yere varamaz.
Çatlayan Toprak ve Anlam Kuraklığı
Bu sürekli oyalama hali, ruhsal ve zihinsel bir kuraklık yaratır. İnsan, kendi hakikatine, o kadim ve ulvi sorulara sağırlaşır. Dışarıdan bakıldığında her şey saat gibi işliyor, takvimler dolup taşıyor gibi görünse de, iç dünyada suyu çekilmiş, anlamdan yoksun kalmış, çatlamış bir toprak yatmaktadır. Modern çağın getirdiği pasif nihilizm, tam da bu kurumuş toprağın üzerinde yükselir.
Varoluşun Sakalığı: Bir Farkındalık Disiplini
İşte tam bu noktada, o çatlamış toprağa can suyunu taşıyacak iradi bir eylem, varoluşsal bir müdahale gerekir: Varoluşun sakalığı.
Sakalık, geçmişte fiziksel susuzluğu gideren o hayati meslekken; bu felsefi düzlemde insanın kendi hakikatine taşıdığı “anlam” ve “farkındalık” suyunun ta kendisidir. Bu su, modern dünyanın çarklarından hazır olarak akmaz; kişinin kendi içindeki derin kuyulardan, amansız ve cesur bir kendini sorgulama süreciyle çekilip çıkarılmalıdır.
Varoluşun sakası olmak, yaşananları sıradan bir günlük gibi kaydedip biriktiren pasif bir gözlemci olmak demek değildir. Aksine, her anın, her düşüncenin ve her eylemin kökenine inen aktif ve tavizsiz bir farkındalık disiplini inşa etmektir. Oyalama çarkı bizi uyuşturup uyuturken, varoluşun sakalığı bizi uyanık tutar. İnsan, kendi zihninin çoraklaşmasına izin vermemek için her gün o “su tulumunu” sırtlanmak, kendi hakikatinin hamallığını, kendi varoluşunun sakalığını bizzat yapmak zorundadır.
Sizce günümüzün sürekli veri, bildirim ve hız pompalayan bu dijital dünyasında, bir insan o “varoluşun suyunu” çarka kaptırmadan ve dökmeden taşımak için günlük hayatında pratik olarak nasıl bir sistem veya zihinsel kalkan kurabilir?